Hatırladığın Kadar Hatırlanırsın...

20/2/2007 - VATİKAN

Vatikan
tahtında oturan papayı niçin protesto etmeliyiz?

(1)İslâm’ın şiddet dini olduğunu söylemiştir. Doğru
değildir. Asıl şiddet dini Katolikliktir. Katolikler Birinci Haçlı seferi
sonunda Kudüs’ü zapt ettikleri zaman şehrin bütün Müslüman ve Yahudi
halkını kadın, çocuk, ihtiyar, sivil, gayr-i muharip demeden vahşice,
hunharca boğazlamışlardır.

(2)Haçlı
seferleri esnasında birtakım Katolikler yakaladıkları bazı Müslümanları,
bilhassa çocuklarını pişirip yemişler, kelimenin tam mânâsıyla yamyamlık
yapmışlardır. (Bu dediğimi kimse inkâr edemez. Kendi kitapları
yazıyor.)

(3)
Birinci Haçlı ordusu Avrupa’dan yola çıkarken önce Yahudileri
kesmeye başlamış, hayli kan dökmüş, zulüm yapmış, vahşet
sergilemiştir.

(4)
Haçlı ordularında birtakım fâhişeler de bulunuyor ve yolda
“mesleklerini” icra ediyorlardı.

(5)
Dördüncü Haçlı seferinde, Hıristiyan ordusu Bizans’ın başkenti
Konstantinopol’ü işgal etmiş, şehri yağmalamış, halkı öldürmüş,
kadınların ırzına geçmiştir. Vahşi Haçlılar Ayasofya’nın içine
girmişler, mâbetteki kıymetli eşyayı talan etmişler, Ayasofya’nın
vaaz kürsüsüne bir fâhişe karıyı çıkartmışlar, konuşturmuşlar, şarkı
söyletmişler, kahkahalarla gülmüşlerdir. Kilise içine soktukları
hayvanlara çaldıkları eşyayı yüklerken bu mahlukat mâbedi
kirletmiştir.

(6)
Katolikler İspanya’daki (Endülüs) İslâm devletlerini yıktıktan sonra
şehirlerdeki kıymetli yazma kitapları meydanlara yığıp ateşe vermişler,
böylece medeniyete en büyük kötülüğü yapmışlardır.

(7)
Kuzey ve Güney Amerika kıt’asının yerli halkını amansızca, vahşice,
merhametsizce öldürmüşler, tarihin en büyük katliamını
yapmışlardır.

(8)
Engizisyon ile insanları işkenceli sorgulamalara tâbi tutmuşlar, gayr-i
âdil kilise mahkemelerinde yargılayarak diri diri yakmışlardır.

(9)
Zorla Katolik yaptıkları Müslümanları ve Yahudileri, bunlar yalancıktan
Hıristiyan oldular diye yine öldürmüşler, sürmüşlerdir.

(10)
Galile gibi bir âlimi, dünya yuvarlaktır ve dönüyor dediği için muhakeme
etmişler, dünyanın yuvarlak olduğuna tövbe ettirdikten sonra serbest
bırakmışlardır.

Katoliklik bir şiddet dinidir. Bunu, kendi içlerinden çıkan
tarihçiler, düşünürler, araştırıcılar itiraf etmektedir.

Sonra
Papa cenapları çıkıyor ve İslâm şiddet dinidir diyor. Kendi gözündeki
merteği görmüyor, başkasının gözündeki saman çöpünü görüyor.

Katoliklikle İslâm’ı mukayese edelim:

Onlar
Kudüs’ü zaptettikten sonra yetmiş bin ahaliyi çok vahşi şekilde
öldürdüler.

Müslümanlar, Selahaddin Eyyubî’nin kumandasında şehri geri
aldıklarında bir tek Hıristiyanın burnu kanamadı. Halk fidye ödemek
suretiyle yanına eşyalarını alarak şehri barış içinde terk etti. Hattâ
fidye ödeyemeyenleri büyük Sultan bedava serbest bıraktı, bazılarına da
yol parası verdi. Kendi tarihçileri böyle yazıyor.

İstanbul’un 1204’te Katolikler tarafından zaptı mı,
yoksa 1453’te Türker tarafından zaptı mı daha kanlı olmuştur.
Elbette ki, Haçlı saldırısı daha kanlı, daha vahşi, daha tahripkâr
olmuştur.

İslâm’ı, Peygamberi kötüleyen Papa dünyanın şu haline
baksın. Saldırgan Hıristiyanlar Müslümanlarla savaşıyor. Irak kan gölü,
Afganistan perişan, Çeçenistan ölüm kalım savaşı veriyor. Hıristiyanlar
ellerine geçen savaş esirlerine canavarca işkence yapıyor.
Filistin’deki Siyonist zulmünü Hıristiyan ABDdestekliyor. İslâm
dünyasının petrolünü, madenlerini, zenginliklerini sömürüyorlar.
Müslümanları, bölerek parçalayarak köle haline getirmek
istiyorlar.

Hıristiyan ülkelerde, medenî insanlara yakışmayacak şekilde
İslâm’a, Kur’ân’a, Peygambere, Müslümanların
mukaddesatına saldırılıyor.

İslâm
şiddet diniymiş... Pöh!....

Savaş
bir realitedir, bir olgudur. İslâm’ın insanlığa getirdiği büyük
rahmetlerden biri de savaşı kutsallaştırarak acılarını asgarîye indirmiş
olmasıdır.

Malachie
kehanetlerine göre bugünkü Papa, Papalar listesinin sondan ikincisidir.
Bundan sonra bir papa daha gelecek, dünya allak bullak olacak, Roma tahrip
edilecek, yer yerinden oynayacak, ne papalık kalacak, ne
Katoliklik.

Katolikler eskiden Protestanları Hıristiyan saymıyor, onlara
söylemediklerini bırakmıyordu. Sonra, elli küsur yıldan bu yana ökümenizm
çıktı, çeşitli kiliseler birbirine yaklaşmaya başladı. Müslümanlara
amansızca saldıran Amerikan Evangelistleri artık Katoliklerin kardeşidir.
Roma Papası Evangelist kardeşlerinin Müslümanlara yaptıkları vahşetleri,
işkenceleri, zulümleri, yamyamlıkları niçin gereği gibi protesto
etmiyor?

Vaktiyle
Danimarkalı filozof Kierkegaard bir yazısında, genç bir rahibi katedralin
vaaz kürsüsüne çıkartmış, kralın ve büyük devlet ricalinin bulunduğu bir
topluluğun karşısında ona şu sözleri söyletmişti:

“-İsa diye İsa diye İsa’nın mezarına
tükürdünüz!..”

Biz
Müslümanlar bütün Peygamberlere iman ediyoruz. Bu arada Hz.İsa efendimize
de... Hz. İsa’ya iman etmeyen bir kimse Müslüman olamaz... Hz. İsa
bizdendir...Nitekim âhir zamanda tekrar dünyaya nüzul ettiğinde
Müslümanların arasına katılacaktır.

Bugünkü
Katolikliğin Hz.İsa ile alakası yoktur.

Papanın
ülkemize gelişini protesto için yapılacak büyük mitinge katılmayı ihmal
etmeyiniz. Dış dünyadan hayli televizyoncu, gazeteci, muhabir gelmiş
bulunuyor. Sıkıca bağladıkları, sarıp sarmaladıkları Türkleri
görsünler.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/2/2007 - Besmeleyle Başlamak (Bed-i Besmele)

 

(Bu yazı şebnem dergisinden alınmıştır...)

 

Yavrularımız, yüreklerimizde umutla büyüttüğümüz çiçeklerimiz!.. Allah'ın bize sunduğu en büyük nimet ve lütuflardan sadece birisi… Ve ilk hesaba çekileceğimiz âhiret sermayelerimiz…

Nasıl ebeveynin çocuk üzerinde hakları varsa, çocukların da anne-babaları üzerinde hakları vardır. Kendilerine güzel isimler konulması, İslâm'ın güzelce öğretilmesi, helâlinden rızıklarla beslenmesi…. gibi.

Bunların en başında geleni de şüphesiz “din eğitimi”dir. Aslında çocuk anne karnındayken, hatta rahme düşmeden evvel bu eğitim başlamış olur. Anne ve babanın her hâl ve hareketi, psikolojileri, yedikleri-içtikleri, ibâdet ve hayat şartları; doğumdan önceki çocuğun bile dünyasını şekillendirmeye başlar. Hâmilelikte de, annenin psikolojisi, dışardan gelen en küçük sesler bile çocuk tarafından hissedilir ve onu etkiler. Günümüz modern tıbbı da bunu tesbit etmiştir.

Eskiden büyükler, hâmile kadına güzele bakmasını ve sesli olarak Kur'ân-ı Kerim okumasını tavsiye ederlerdi. Bu tavsiyeleri dikkate alan anneler, doğumdan sonra da çocuklarını mümkün mertebe abdestliyken emzirmeye çalışır, yine emzirirken yavrusunun yüzüne baka baka Yasîn-i Şerîfi okurlarmış. Ailece, çocuğun ilk sözünün «Allâh» olmasına îtina gösterilir ve ezberine alacağı ilk şeylerin, günümüzdeki gibi boş ve mâlâyânî şeyler değil, kısa sûreler veya duâlar olması istenirmiş.

Çocukların en verimli ve kalıcı bilgiler öğrenecekleri yaşlar, hayata yeni yeni intibak gösterdiği yıllardır. Nitekim yapılan araştırmalar, 3 yaşındaki bir çocuğun, ayrı dili diksiyonlarıyla beraber öğrenip konuşabilecek zekâ ve hâfıza kuvvetine sahip olduğunu göstermektedir. Bu kabiliyet, zamanla azalmakta ve 20 yaşına ulaşan bir genç, kapasitesinin beşte dördünü kaybetmektedir.

Bu gerçeğin farkında olan ecdadımız, çocuklukta öğrenilenlerin “mermere kazınan yazılar” gibi olduğunu düşünmüşlerdir. Bu sebeple çocukların, 4 yaş, 4 ay, 4 günlük olmalarıyla şenlik edâsıyla dînî bir merâsim yaparlardı. “Bed-i besmele” veya “âmin alayı” da denilen bu merasime, âile ve komşular hep birlikte iştirak ederler ve çocukları büyük bir coşku içinde Kur'ân-ı Kerim ile tanıştırırlardı. Bu özel günde çocukların güzel hâtıralar eşliğinde Kur'ân-ı Kerim öğrenmeye başlaması için âdeta bir seferberlik havası estirilirdi.

Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bu âdeti, tekrar hatırlamanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

* * *

Osmanlı'da Mahalle Mektebleri

Müslümanlık, kadın-erkek diye ayırmaksızın herkesi dinini öğrenmeye teşvik ediyordu. Âyetler ve hadîslerle ve diğer şer'i delillerle de te'yid edi­len bu mükellefiyet dolayısıyla Osmanlı İmpara­torluğu'nda, hemen hemen her câmi ve mescid bi­tişiğinde veya yakınında yüksek kubbeli tavanla­rı olan mektebler inşâ edildiği gibi, hayır sahipleri tarafından da yâdedilmelerine ve sevâb kazanmalarına vesîle olmaları maksadıyla mek­tebler yaptırılmış ve bunların hizmetlerini devam ettirmeleri için gelir kaynakları vakfedilmiştir.

Ekseriyet îtibariyle taştan yapıldıkları için “taş mekteb” ismi ile de zikredilen bu mekteblerin daha ziyâde “mahalle mektebi” şeklinde isim­lendirildikleri görülmektedir. Nitekim resmî vesîkalarda “sıbyan mektebleri ” olarak geçen bu mekteblerin esas gâyesi İslâm dîninin âdab ve erkânını, bu cümleden olmak üzere Kur'ân okumayı, yazı yazmayı, namaz kılmayı ve ilmihâl bilgilerini öğretmekti. İsteyene tecvid de öğretilirdi. Tecvid kitaplarından bugün de halk arasında mû'teber tutulan ve okunan taşbaskı “Karabaş Tecvidi” isimlisi tercih edilirdi.

Mektebe başlayan çocukların sırasıyla halk arasında “supara” da denen Elifbâ cüzü, Amme cü­zü, Tebâreke ve diğer bazı cüzler ve bu arada mevlid ve en sonunda da Mushaf “Kur'ân” okutu­lurdu. Çocuğun Kur'ân okumaya başlaması ayrı bir sevinç vesîlesi olur ve “Mushafa çıkmak” diye isimlendirilirdi.

Hocanın nezâretinde Mushafı sonuna kadar okuyup bitirmeye “Hatim indirme” denir ve bile­bildiğimiz kadarıyla sadece kız çocukları için “Ha­tim Duâsı” yapılırdı. Bu merâsimlere de çocuğun âilesi, komşuları ve hatta mahalle sakinleri tara­fından çok ehemmiyet verilirdi ki, bu âdet günü­müzde de küçük yerlerde hemen hemen aynı can­lılıkla yaşamaktadır. Kız ve erkek çocuklarının mektebleri çoğu defa ayrı oluyor, karışık olarak devam edilen mekteplerde ise kız ve erkek çocuk­ları ayrı birer sıra teşkil ediyorlardı. Çocuklar ye­re, sıraların veya evden getirdikleri rahlelerin önüne, yine evden getirdikleri minderlerin üzerine oturuyorlardı. Derslerin bir kısmı müştereken, yani bütün çocukların katılmasıyla sesli bir şekil­de, bir kısmı da ayrı ayrı yapılır ve okunan dersin sonuna hoca balmumu parçası yapıştırırdı. Ertesi gün tekrar oradan derse başlanırdı. Konuşmamı­zın kesildiği yeri veya son söylediğin sözü unutma mânâsına gelen “Sen buna bal mumu yapıştır” sözü buradan kalmış olsa gerektir. (…) Bevvab adındaki hizmetli her sabah “Haydi Mektebe!..” dâvetiyle çocukları toplar ve omuzunda taşıdığı uzun bir sı­rığa yiyecek çantalarını asarak onları mektebe iletirdi. Akşamları da yine aynı şekilde evlerine dağıtırdı. (Daha geniş bilgi için bakınız: Ali Birinci-İsmail Kara, Mahalle Mektebleri, Kitabevi, İstanbul)

Mahalle Mektebine Başlama Merasimi

(Bed-i Besmele)

Mahalle mektebine başlama merasimi âilelerin varlıklarıyla mütenâsib bir şekilde yapılıyordu.

Orta hâlli ailelerde çocuk giydirilip kuşatılır; erkek ise fesine, kız ise saçlarına süsler takılır, yakın akraba ile mektebe gidilir, derse başlatıla­rak hocaya duâ ettirilirdi. Bundan sonra çocukla­ra birer ikişer kuruş dağıtılır, hoca ile kalfaya da mendil ucuna bağlanmış bir kaç mecidiye hediye edilirdi. Anadolu'da ise çocuklara para verilmez, simit ve şeker dağıtılırdı.

Yüksek tabaka arasında “Bed-i Besmele” halk arasında da “Âmin Alayı” diye isimlendirilen bu merâsimler, hâli vakti yerinde âileler tarafından bir düğün kadar ciddiye alınırdı. Âmin alaylarının bazı kaynaklarda “Duâ Alayı” şeklinde de zikredildiği görülmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bir çocuğun mektebe başlaması aile, mekteb ve hâttâ mahalle için mühim bir hâdise olarak kabul edilirdi. Evde hazırlıklar yapılır, varsa sandıklardan yeni giysi­ler çıkarılır veya çarşıya gidilerek satın alınırdı. Yumuşak ve güzel bir minder doldurulur, sâde veya imkânı olanlar tarafından mor kadife üzeri­ne sarı sırma kılâptan işlemeli, “kâr-ı kadîm” , bir cüz kesesi çocuğun sağ omuzundan sola doğru çapraz bir şekilde boynuna asılmak için hazırla­nırdı. Yine çocuk için bir elifba cüzü temin edilir­di. Bunların sarı soluk kâğıtlara basılmış olanları da bulunduğu gibi, çocuğu okumaya özendirmek için altın yaldızlı basılanları da olurdu. Bazı âilelerde elifbâ cüzlerinin müzehheb el yazmaları­na da rastlanırdı ki, bunlar iyi muhafaza edilir ve nesilden nesile devredilirlerdi.

Merâsimden önce hocaya haber verilir ve uy­gun bir gün tesbit edilirdi. Bu günün kandil gün­lerine ve daha ziyâde Pazartesi veya Perşembeye rastlanmasına îtina edilirdi. Mektebin ilâhici ta­kımı haberdâr edilir veya başka mekteblerin da­ha güzel sesli ilâhici takımları tutulurdu. Çocuk yeni kıyâfetiyle, zihin açıklığını ve hayatının yeni safhasında muvaffak olmasını sağlamak husûsunda himmetlerini istemek için âilesi tarafından evliyâ türbelerine ve bu arada ekseriya Eyüp Sultan'a götürülürdü. Çocuk bundan sonra da âile­nin büyüklerine, yakın ve hatırlı dostlarına el öp­meye, duâ almaya sevkedilir, nihâyet merâsim günü gelir çatardı.

Merâsim günü çocuklar, o gün için daha çok îtina göstererek giyindikleri temiz kıyâfetleriyle mektebe toplanırlar, önlerinde hocaları, kalfa ve bevvabları olduğu hâlde, ilâhicibaşının idâresin­deki ilâhici takımını takib ederek ve işaret edilen yerlerde “Âmin” diye bağırarak çocuğun evine ge­lirlerdi.

Bu safhadan sonra da merâsimin iki şekilde yapılabildiği görülüyor. Evinin, durumu ve hâli vakti müsâit olanlar merâsimi evde yaptırıyorlar­dı. Eve gelen mekteb çocukları, yeni başlayacak olan çocuğu alarak tekrar ilâhilerle yola düzülü­yorlar ve bu defa âmin alayına daha büyük bir kalabalık katılıyordu. En önde hoca ve başının üzerinde rahleyi taşıyan bevvab yürüyor, rahlenin üzerinde çocuğun minderi ile cüz kesesi bulu­nuyordu. Bunların yanı sıra erkek misafirler, bir faytona veya iki yanında birer kişinin yürüdüğü midilliye bindirilmiş olan çocuk, peşi sıra da bir ilâhici başının idâresindeki ilâhici takımı ve di­ğer çocuklar yürüyordu. En arkada ise kadınlar gelirdi. Âdet olduğu üzere ilâhilerle şehir içinde karar dairesinde dolaşan alay tekrar eve dönerdi. Burada da ilâhiler okunur ve mekteb gülbankı çekildikten sonra alay sona ererdi. Bundan sonra alaya iştirak edenler minderler ve seccâdelerle döşenmiş, öd ağacı ve buhurlar yakılıp havalandı­rılmış odada otururlar ve hocanın çocuğa ilk dersi vermesini beklerlerdi. Misafirler arasında ulemâ­dan birisi varsa ilk dersi vermesi için hoca yerini ona terkederdi. Minderine oturup rahlesinin üze­rine elifbâ cüzünün ilk sayfasını açan çocuk eline odun, kemik, pirinç, gümüş veya altından yapıl­mış “hilâl” adlı çubuğu alarak hocanın vereceği işâreti ve söyleyeceği sözleri beklerdi.

İlk derste çocuğa elifba cüzünün en başındaki duâ kısmı ile bir kaç harf ve çok kere sadece elif harfi okutu­lurdu. Böylece ders sona erer, bundan sonra da:

“Yarabbi ilmimi ve aklımı ve anlayışımı artır.” mânâsına gelen “Râbbi zidnî ilmen ve aklen ve fehmen” veya “Rabbi yessir...” duası çocuğa tekrar ettirilirdi. İlk ders şu şekilde yapılırdı:

Hoca: Eûzubillâhi mineş-şeytâni'r-racîm.

Çocuk: Eûzubillâhi mineş-şeytâni'r-racîm

Hoca : Bismillâhirrahmânirrahîm

Çocuk: Bismillâhirrahmânirrahîm

Hoca : Rabbi yessir (Rabb'im kolaylaştır.)

Çocuk: Rabbi yessir

Hoca : Ve la tuassir (Fakat zorlaştırma.)

Çocuk: Ve la tuassir

Hoca : Rabbi temmim (Rabb'im tamamlattır.)

Çocuk: Rabbi temmim

Hoca : Bilhayr (hayırla)

Duâyı tâkiben çocuk, hocasının ve diğer misa­firlerin ellerini öper, bu esnada hâfız talebeler ta­rafından Kur'ân okunur, daha sonra hoca veya bir başkası tarafından duâ edilerek merâsim sona erdirilir. Bundan sonra kurulmuş olan sofraların başına geçilerek yemek ve lokma yenilirdi. En so­nunda törene katılan bütün çocuklara birer, ilâhicilere ikişer, ilâhicibaşına üç kuruş; hoca, kalfa ve bevvaba münasip miktarlarda para ile mintanlık ve cübbelik kumaş verilirdi.

Merasimin ikinci bir şekli daha vardı ki, bu da evin darlığı veya başka bir mahzûr sebebiyle mektebde yapılanı idi. Mahalleyi dolaşan alayla mektebe gelinir, ilâhiler okunduktan ve gülbank çekildikten sonra içeri girilerek merâsim yapılır­dı. Bu sırada davetliler ve çocuğun yakınları da hazır bulunur ve sonunda lokma yenilerek hedi­yeler dağıtılırdı. (Ali Birinci, “Mahalle Mektebine Başlama Merâsimi ve Mekteb İlâhîleri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri-IV, Ankara 1982, s: 37-57)

* * *

Evet, muhterem Ebeveynler,

Görüldüğü gibi, Osmanlılar, Kur'ân-ı Kerim'i minicik kalplere böyle sevdirdi. Yüreği Kur'ân ve İslâm sevgisiyle büyüyen çocuklar, dünyada vatanına, milletine, ailesine ve dinine hizmet eden şuurlu birer fert oldular; âhirette de hem kendi kurtuluşlarına vesîle ameller işlediler, hem de ebeveynine “sadaka-i câriye” olacak hayırlar gönderdiler. Biz de ecdadımızın bu güzel âdetlerini yaşatarak, yavrularımızı merasimlerle ve tatlı hâtıralarla yâd edeceği şekilde Kur'ân-ı Kerim'le tanıştırmalı ve onların gönüllerinin derinliklerine bu ulvî muhabbetin tohumlarını ekmeliyiz.

Sıbyan Mekteblerinde Okutulan İlk Harfler

Elif; Oklağaç gibi
Be; Yanı yatık
Te; Ona benzer
Se; Ona benzer
Cim; Karnı yarık
Ha; Ona benzer
Hı; Ona benzer
Dal; Beli bükük
el; Ona benzer
Rı: Çengel gibi
Ze: Ona benzer
Sin; Üç dişli
Şın; Ona benzer
Sad; Deve dudaklı
Dad; Ona benzer
Tı; Tavşan kulaklı
Zı; Ona benzer
Ayın; Ağzı açık
Ğayın; Ona benzer
Fe; Kuzu başlı
Gaf; Kadı başlı
Kef; Sındı gibi
Lam; Orak gibi
Mim; Çomak gibi
Nûn; Çanak gibi
Vav; Başı tokmaklı
He; İki gözlü
Lâmelif; Baldır dolaşık
Ye; Yaya benzer
(Çankırılı Hacışeyhoğlu Hasan, “Çankırı'da Ahîlikten Kalma Esnaf ve Sohbet Teşkilâtı”, Çankırı, Vilâyet Matbaası, 1932, s: 166-172)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İnsan sevdiği ile önce fikrî akrabâlık kurar, tekâmül eder. Sonra kalbî akrabâlık başlar. Şu an toplumun çöplüğünde nefsânî hayat yaşayanlarla bir fikrî yakınlık kuruluyor; sonra da kalbî yakınlık başlıyor. Allâh Teâlâ, Tevbe Sûresi 119. âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” * * * Sonuç olarak biz de Allah Rasûlü'nü, dünyada herkesten çok sevecek, sünnete tavizsiz uyacak; O'nun bütün davranışlarını tabiî bir vazîfe

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

fatihcekim